Başta Kürt açılımı diye ortaya konulan proje gösterilen tepkiler sonucunda önce demokratik açılım ve daha sonra milli birlik projesi olarak adlandırılmaya başlandı. Kelimeler üzerinden tartışma yapıldığı görüntüsü yanıltıcı olmasın, “dervişin fikri neyse zikri odur” kabilinden bir durum söz konusudur.
Esasen Kürt meselesi olarak adlandırılan sorun devlet ideolojisinin yaptığı tanımlamalarla ilgilidir. Hatırlayalım yıllarca Kürt tanımı yapılamamış tıpkı Ortaçağ Avrupa’sının kadın ve melekler üzerinden yıllarca yaptığı bir tartışma durumu yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Dağdaki” kart, kurt ” sesinin başkalaşımından tutun da Farslara, Medlere hatta ve hatta Fransızların ataları Celte’lere kadar meseleyi götürenler olmuştur. Bu konuda bilimsel çalışmaların ve yaklaşımların eksikliği ortadadır.
Özellikle tarihi geçmişe bakıldığında millet ve etnisite tanımının milliyetçilik furyasından azade olmadığını görmekteyiz. Osmanlı’da kökeni ne olursa olsun Müslümanlar bir millet ve ona bağlı bir hukuka tabi, gayri Müslimler de yine kökenleri farklı olsa da zimmi hukukuna tabi idiler. İslam hukuku içersinde bulunan hiçbir grup diğerine karşı ayrıcalıklı değildi. Pax otomana diye tanımlanan durum esasen ayrı varlıkların bir adil hukuk etrafında yaşamasından başka bir şey değildi.
Durum bu iken nasıl oldu da bin yıllık bir birliktelikten şimdi gittikçe kökleşen ve tahammül edilemeyen bir düşmanlık hasıl oldu sorusu meselenin çözümü için cevaplandırılması gereken bir soru olarak durmaktadır. Bize göre yıllarca devlet idaresi tarafından tehlikeli bir bölge, devrimleri içselleştiremeyen, içselleştiremediği gibi de devrim düşmanlığını ihraç eden bir bölge olarak görülmüş ve kısmi olarak ekonomik ve sosyal izolasyona tabi tutulmuştur.
Devrim en önce Kürtleri devlete kazandırmayı amaçlamış ve bunun için bir dizi uygulamalar ortaya koymuştur. Halkevleri açılması, medreselerin ve tekkelerin kapatılması, eskiye ait ne varsa değiştirilerek yerine yeni uygulamaların koyulması vs…
Sert bir biçimde ortaya koyulan bu uygulamalar bölgede dinden ve maneviyattan uzaklaşan bunun yerine tabiri caizse “Kürt milliyetçiliği dinine” inanan bir kitle doğmuştur. Yıllarca yapılan bir takım haksız uygulamalarla coşturulan bu kitle kendinden olmayanları ve hatta kendi gibi olup da aynı düşüncede olmayan kardeşlerini dahi hiçe sayacak bir duruma gelen ve bunun için katliamlardan da çekinmeyen bir grup doğmuştur. İslam dini insanlar arasındaki kardeşliği, birliği sağlayan etmen olarak çıkartıldığında maneviyattan yoksun bir kitle ezilmişlik psikolojisi içersinde John Steinbeck’in “fareler ve insanlar” adlı romanında belirttiği “ hayatinizden başka kaybedecek neyiniz var ” pozisyonuna düşürülmüştür. Bu zihniyetin insanlara neler yaptırdığını Türkiye harcadığı 300 milyar dolar ve kaybettiği 30 bin insanla artık görmüştür.
Meselenin çözümü için adımlar atılmaya başlanması sevindiricidir. Bunda dış politika konjonktürünün meseleyi çözmeye yönelttiği tezi tek başına yeterli değildir. Millet ayrılıklardan ve buna sebep olan durumlardan bu zararı gördüğünün farkına varmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin herkesin devleti olduğu inancı kuvvetlenmeye başlamıştır. AK partinin o bölgede bulunan ciddi varlığı buna işaret etmektedir.



Myspace
Facebook