Türk Amerikan tarihi ilişkiler süreci
Yaşar Demir
Hüseyin Barack Obama Nisan ayında Türkiye’ye geliyor. Esasen geleceği haberi ulaştıktan sonra bazı çevrelerde, özellikle “monşer” taifesinde tarifsiz ve bir o kadar da anlamsız bir kaygı yaşanmaya başladı. Kamuoyu bu ziyaretten memnun olanlar, kendi ideolojik çıkarları doğrultusunda meseleye bakarak memnun olmayanlar, temkinli yaklaşanlar olarak oluşmuş görünüyor. Ziyaretle, Türkiye’ye rol biçildiği, yeni Osmanlı Devleti’nin doğusu, halifeliğin ilanı gibi hipotezler gündemin ilk sırasını oluşturmaya başladı. Takım taraftarı olgusu dışına çıkıp, meseleye Türk Amerikan tarihi münasebetlerinin bir seyir defterini incelemek açısından bakmak gerekir ki, tarihi sürecin bizi nereye götürdüğü bu ziyaretin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılsın.
Türk Amerikan ilişkileri İspanyolların bu kıtayı keşfiyle birlikte elde ettikleri altını Osmanlı’ya sokması ile başlatılsa da modern anlamda ilişkiler daha sonraki dönemlerde, Amerika’nın kurulması ya da devletleşme sürecinin başından itibaren teşekkül etmeye başlamıştır. Kısacası iki asırlık bir geçmiş söz konusudur.
Amerika 1783’deki Versaille anlaşması ile tarih sahnesine çıkmış ve Monroe doktrinini benimseyerek kendisini politik alanlardan çok ekonomi ve iktisat alanlarında gelişmeye yönlendirmiştir ki bu durum da Amerika’nın tarih sahnesine gerçek bir aktör olarak çıkmasını geciktirmiştir. Bunda yeni kurulan devletin o zamanki yöneticilerinin “ekonomisi sağlam zemine oturtulmayan bir devletin ilerlemeyeceği” fikri hakim olabileceği gibi, Protestanlığın maddi dünyaya olan bakış açısının da etkisinin olabileceğini düşünmek mümkündür.
Ekonomiyi birinci öncelik olarak seçen Amerika, ticaretin merkezi Akdeniz’e açılmak istemiş ve bu anlamda hala Akdeniz’de etkin güç olan Osmanlı ile ilişkiler tesis etmeye başlamıştır. Bu itibarla Kuzey Afrika özellikle Fas ticaretin güvenliği için büyük öneme haizdi. Bunun fevkinde olan Benjamin Franklin, 1784’de Thomas Jefferson ve John Adams’ı Osmanlı ile ticaret anlaşmaları yapmak için vazifelendirdi ve böylece ilk resmi temaslar başlamış oldu. Amerikalılar Monroe doktrini ile İngiliz boyunduruğundan kurtulduklarında artık İngiliz bayrağı çekmeden Akdeniz’de dolaşıyorlardı. Ancak bu sefer de Trabluslu korsanlarca taciz ediliyor ve ticaret yapamıyorlardı.
Bu baskılardan bunalan Kuzey Amerika Birleşik Devletleri, (United States North Amerika) 15 Temmuz 1786’da Fas ile Osmanlı Devleti’nin garantörlüğünde Dostluk ve Barış Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma 25 maddeden oluşmaktadır ve dili Türkçedir. Amerika’nın tarihinde İngilizce dışında imzalanmış tek yabancı dilli anlaşma olması hasebiyle de ayrı bir öneme sahiptir.
John Adams, Osmanlı’nın Londra sefiri, İsmail Ferruh Efendi’nin dostluğunu kazanan İngiliz tüccar Peter Abott’un da ikna etmesiyle yeniden diplomatik ilişkiler atağına geçmiş ve bunun için Trablus Dayı’sının da marifetiyle bir savaş gemisini 9 Kasım 1800 tarihinde İstanbul’a göndermiştir. Bunu Benjamin Franklin’in Jefferson’u İzmir’e konsolos tayini izlemiş ancak Bab-i Ali’nin reddetmesiyle bu girişim akim kalmıştır.
İlk münasebetler hukuk ve ticaret alanında olmuştur. Öyle ki, ilk Amerikan bandıralı gemi Grand Turk adlı bir gemidir. İngiliz Levan şirketi aracılığıyla yapılan ticaret süreci 5 Eylül 1795’de (21 Safer 1210) Osmanlı Cezayir Eyaleti ile ABD arasındaki dostluk ve Barış anlaşması ile sonuçlanmıştır. Anlaşma 22 maddeden oluşmaktadır. İlk maddesinde anlaşmayı imzalayan taraflar ve amacı yer almaktadır. İfadeler çok ilginçtir ve iki devletin gücünün gösterilmesi bakımından çarpıcı bir metindir. İfade aynen şöyledir: “Ibtida ki faslın kavlu kararı oldur ki işbu 1210 senesinde hala Merikan Ceziresi Eyaletlerine Mutasarrif Corco Vaşinto, her biri zebti nam Amerika hakimi ile ocağımız Mahruse-i Cezair –i Garbta sahib-i devlet olan saadetlu Hasan Paşa yesserallahu ma yezid vema yeşa Hazretlerinin re’y ve asker-i mansure Ağası ve kul kethüdası ve sair erbab-ı divan ve cümle asakir-i mansure ve canibinin reayaları ittifakıyla bu sulh ve salahımız ve metin ve muhkem olup sabit olmuştur. Badel yevm sulhumuza muhalif ve mugayir ve fasid idecek bir söz kalmamış. Vesselam.”
Bunu 4 Kasım 1796 tarihli Trablus ABD, 28 Ağustos 1797 tarihli Tunus Eyaleti ile yapılan anlaşmalar izlemiştir. Sultan Selim’in müsaadesi ve hüsnü teveccühü ile Hamdullah Paşa ile Adams arasında imzalanmıştır. Münasebetler artarak devam etmiştir. Amerika Osmanlı’nın önemini kavramış ve 1822’de Yunan isyanında Yunanistan’ın yanında yer almadığı gibi Osmanlı’ya destek vermiştir. Süreçte dostluk pekişmiş ve ilk olarak 1830’da Osmanlı- Kuzey Amerika Birleşik Devleti arasında direk olarak bir anlaşma imzalanmıştır.
Bu sefer ilişkilerin boyutu değişmeye başlamış, Protestan misyonerleri fırsattan istifade ile Osmanlı içlerine kadar girmişler, bulundukları yerlerde dini aktivitelerin yanında ticari koloniler kurmak suretiyle ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu gruplar birer politik bürolar gibi çalışmakta ve eldeki mevcut maddi imkanlar ile Devlet’in her köşesinde okullar, hastaneler ve sosyal müesseseler kurmaya başlamışlardı. Bu faaliyetler öylesine artmıştır ki artık Amerikan kurumları yüzyılın sonunda Osmanlı’nın bir parçası haline gelmişler ve iç politikaya dahi nüfuz eder pozisyona yükselmişlerdir. Robert Koleji ve Bulgaristan’ın kurulması bu kurumlar aracılığıyla olmuştur.
Ticaret anlaşmaları tüm 19 yy boyunca devam etmiştir. 13 Şubat 1362 Seyri sefain ve ticaret anlaşması, 11 1gustos 1874 suçluların iadesine dair anlaşma iki ilişkilerin sürecini tayin eden anlaşmalar olmuşlardır. Meseleye mütekabiliyet esasları penceresinden baktığımızda öne çıkan husus, kesin olarak Osmanlı Devleti’nin daha düşük seviyede memurlar ile temsil edildiğidir. Büyük Devlet olarak Osmanlı, Amerika Birleşik Kuzey Devleti’ni kendine eş değerde görmediğinden maada, anlaşmalarda kullanılan dil ve üslup Batılı Devletler ile yapılandan farklı olduğu gözükmektedir.
Bu durum Birinci Dünya Savaşına kadar devam etmiş ve savaşla birlikte ilişkilerin seyri değişmeye başlamıştır. Yirminci yüzyılın basında Osmanlı Devlet’inde artık ciddi bir Amerikan varlığı oluşmuş durumdadır. Amerika savaşa buradaki vatandaşların güvenliği açısından yaklaşmakta olduğundan Osmanlıya savaş ilan etmemiştir. Buna karşın Amerika basını cihat ilanından da etkilenerek Osmanlı’nın Hıristiyanları kesecekleri noktasında ciddi bir kampanya başlatmış ve bu durum dönemin büyükelçisi Ahmet Rüstem Bey’in tepkisini çekmiştir. Büyükelçinin karşı açıklamaları ikili ilişkileri germiş ve Ahmet Rüstem Bey Amerika’yı terk ederek yerini Abdulhak Hüseyin Bey’e bırakmıştır.
Amerika Şubat 1917’de Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Almanya ile diplomatik ilişkilerini keserek bizzat harbe dahil olmuştur. Bunun anlamı açık olmasına rağmen reel politikte Osmanlı Amerikan çıkarları için çok önemliydi. Bu sebeptendir ki Amerika Osmanlı’ya karşı savaş ilan etmedi. Ancak ihtimal ki Alman baskısı yüzünden Bab- ı Ali 21 Nisan 1917’de Amerika ile diplomatik ilişkisini kestiğini açıkladı. Çok geçmeden ticaretle bozulan siyasi ve diplomatik durum yeniden canlanmaya başlamış öyle ki 1919’da Amerikan malları Anadolu’da hakim olmaya başlamıştır. ABD, bir asır önce Osmanlı’nın lutfuna matuf iken simdi yardım istenilen duruma gelmiştir. King Crane komisyonu, Wilson tarafından gönderilen Ermenilere yönelik araştırma gruplarından lehte destekler umulmuş ve eski dostlukların hatırına içinde bulunduğu durumdan çıkılması için şiddetle desteğine ihtiyaç duyulan hatta mandası altına girilmesi düşünülen devlet haline gelmiştir. Bu anlamda TBMM’nin kesin bir dille Amerikan mandasını reddederek milli iradeyi öne çıkarması, ABD’nin Türkiye’ye daha temkinli yaklaşması sonucunu doğurmuş ve Amiral Bristol ünlü raporunda Sevr’i reddetmek zorunda kalmıştır. Hatta Wilson’a rağmen Kongre Ermeni mandaterliğinin kurulmasını da reddederek Türkiye’nin bölgedeki gücünü dahi o tarihlerde görmüştür.
Cumhuriyet ile birlikte gelişen süreçte ikili münasebetler sınırlı kalmıştır. ABD Türkiye’deki dini ve kültürel kurumlarının garanti altına alınması açısından meseleye yaklaşmıştır. 17 Şubat 1927’de diplomatik ilişkiler yeniden canlanmaya başlamış ve 1930’da Türkiye’nin ilk büyükelçisi atanmıştır. Bundan sonra Türkiye Osmanlı’dan devraldığı denge diplomasisini yürütmeyi başlamış ve bu çerçevede Amerika ile ilişkiler karşılıklı çıkar üzerine oturtulmuştur. İkinci Dünya savaşı bir dönüm noktası olmuştur. Komünizme karşı Batı’nın kalesi rolü biçilen Türkiye Amerikan yardımlarıyla ekonomik olarak desteklenmiş ve nihai olarak 1952’de NATO’ya üye edilerek bu birliktelik siyasi ve askeri anlamda da perçinlenmiştir. Ancak yaratılan bu sinerji de uzun sürmemiş 1964’de meşhur Johnson mektubu ve silah ambargosu iki ülke ilişkilerinde ciddi bir güvensizlik dönemi meydana getirmiştir. Ancak daha sonra 1967’de savunma alanında işbirliği anlaşması imzalanmış ve mevcut durum bir nebze olsun düzelmeye başlamıştır.
Kıbrıs barış harekatı ile yine bir bunalım dönemine girilmiştir. ABD, uyguladığı ambargo ile Türkiye’yi zor duruma düşürmüştür. Bu durum 1980’e kadar devam etmiş ve yine bir savunma ve işbirliği anlaşması ile ilişkiler rayına oturtulmaya çalışılmıştır. Afganistan’da SSCB’ye karşı takınılan ortak tutum birbirine sempati ile yaklaşan iki ülke görüntüsü vermesine rağmen Türk kamuoyu ciddi bir şekilde Amerika’dan kuşku duymaya başlamıştır. Nitekim bu kuşkular Irak’ın işgali ile birlikte kendini göstermiş, 1 Mart’ta amerikan askerlerinin Türkiye’den geçmesini isteyen tezkerenin reddi bunun ispatı olmuştur. Bu arada ciddi bir biçimde kamuoyunu yaralayan çuval olayı da ilişkilerin üzerine benzin dökmüş ve bir ara kamuoyundaki Amerikan karşıtlığı yüzde doksanlara çıkmıştır.
Belirtmek gerekir ki iki ülkenin reel politik okuyucuları birbirlerine olan kaçınılmaz bir şekilde artan ihtiyacın farkında olarak meseleye yaklaşmaya başlamışlardır. BOP çerçevesinde ortaklık öneren Amerika’ya karşı Türkiye tarihten gelen dinamiklerin etkisiyle Ortadoğu’da var olmak zorunda olduğunu gösteren bir politik aks üzerinden politika yapmaya başlamıştır. Bu arada başını ağrıtan PKK meselesinde Amerika’yı zorlamış ve PKK’nın Amerika’nın düşmanı olduğunu ilan ettirmiştir. Tüm bu iyileşmeler Bush ve Şahinlerinin politikalarına rağmen yapılması, Türkiye’nin gerçekten bölge aktörü olduğunun Amerika’ca anlaşıldığını göstermektedir.
Nihayet Obama’nın Amerika tarihinde bir ilk yapıp ilk ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi, iki ülke ilişkiler tarihinde bir milattır. ABD 1784’deki gibi Türkiye’ye muhtaç olmaya başlamıştır. Irak’tan çekilmek için yeniden gündeme gelen geçiş izni meselesi, Afganistan’da Türkiye’ye olan ihtiyaç eskinin izlerinin yeniden görünmeye başladığına işarettir. Modern anlamda gelişen ilişkiler ile geçmişi aynı kefeye koymak dengeli bir analiz olmayacaktır. Ancak, şu ana kadar denge diplomasisi ile pasiflik arasında sıkışan Türkiye, Amerika’nın da ihtiyaç duyması ile kaçınılmaz olarak Dünya’da bir aktör olmaya doğru gitmektedir. Obama ile birlikte başlayacak süreçle birlikte iki ülke yine bir bahar havası içersinde olacağı açıktır.
Vakta ki bir daha ki diplomatik kriz ve çatışma ne zaman başlar bilinemez.



Myspace
Facebook