Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilmesi (27 Nisan 1909)
Oğuzhan Karagül
O gün tarihler, 27 Nisan 1909’u gösteriyordu. Sultan II. Abdülhamid, 31 Ağustos 1876’dan beri 32 yıl, 7 ay, 27 gündür Osmanlı tahtında bulunuyordu. Bu sürenin 30 yıl, 5 ay ve 8 günü onun şahsi idare devresi (kimilerince istibdad dönemi), sürenin kalan kısmı ise I. Ve II. Meşrutiyet devirleridir. Dış ve iç politika açısından son derece yoğun ve hareketli geçen ve çeyrek asırdan daha uzun süren bu saltanat dönemi, hem Osmanlı Devleti’ni hem de II. Abdülhamid’i iyice yıpratmıştı. Büyük devletlerin (İngiltere, Fransa ve Rusya) emperyalist siyasetleri karşısında adeta yıkılmaz bir kale gibi duran, onların emellerine karşı devleti ayakta tutabilmek için yıllardır çabalayan padişah, 1909’a gelindiğinde artık bedenen ve ruhen çok yorulmuş, yaşlanmış, yılların getirdiği tahammülü imkansız acılarla artık pek çok şeye karşı duyarsızlaşmıştı. Dışarıda büyük devletlerin bitmek tükenmek bilmeyen baskı ve istekleri, içerde İttihad ve Terakki’nin giderek yükselişi, II. Abdülhamid’in durumunu büsbütün nazik bir hale getirmişti.
21 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet İttihad ve Terakki tarafından zorla ve ihtilal yoluyla ilan ettirilmiş, böyle olması İttihad ve Terakki ileri gelenlerini halkın gözünde özgürlük kahramanı haline getirmiş ve padişahın durumunu çok müşkülleştirmiştir. Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi ihtilal yoluyla olmasaydı yeni rejime daha yumuşak bir şekilde geçilir, II. Meşrutiyet sonrası yıllar her türlü baskının II. Abdülhamid’in şahsi idare devresine rahmet okuturcasına yapıldığı, her türlü siyasi cinayetin işlendiği ve İttihad ve Terakki muhaliflerinin en sert biçimde etkisiz hale getirildiği yıllar haline gelmezdi. İttihad ve Terakki kadar padişah da II. Meşrutiyeti tekrar ilan etmesi gerektiğini biliyordu ve zaten ilan edecekti. Fakat İttihad ve Terakki Sultan II. Abdülhamid’den önce davranmış ve meşrutiyetin ihtilal yoluyla ilan edilmesini sağlamıştır. Bu şekilde meşrutiyetin İttihad ve Terakki’nin zoruyla ve ihtilal yoluyla tekrar ilan edilmesi, II. Abdülhamid’i halkın gözünden düşürüp kendilerini halkın gözünde yükseltmek adına İttihadçılar’ın işine geliyordu. Zira meşrutiyetten sonra padişahın bunu istemediği, ancak kendilerinin halkı padişahın güya zulmünden kurtarmak için meşrutiyeti zorla ilan ettirdikleri propagandasını rahatça yapabilecekler ve muhaliflerini kolayca sindirebileceklerdi.
Dahili gelişmeler bu şekilde cereyan ederken, dışarıda da durum II. Abdülhamid için hiç parlak değildi. XX. y.y. başında Osmanlı Devleti’nin varlığını devam ettirmesi ve Sultan II. Abdülhamid’in hala tahtta bulunması büyük devletlerin çıkarlarına tamamen ters düşüyordu. Dört yıl önce, 21 Temmuz 1905’te Ermeniler vasıtasıyla padişahı ortadan kaldırmayı denemişler ancak başarılı olamamışlardı.
II. Meşrutiyet’i takip eden yıllarda, İttihad ve Terakki meşrutiyetin kurucusu ve sahibi olduğu propagandasını kendisini destekleyen yayın organlarında yapmasına rağmen halkın gözünde istediği itibarı bir türlü göremiyordu. Kendisine karşı şiddetli muhalefetle karşılaşıyor ve bu muhalefetleri şiddet yoluyla ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Siyasi suikastler dönemi başlamış, İsmail Mahir Paşa ve birkaç gazeteci öldürülmüştü. Basından sansür kalkınca herkes istediğini yazmaya başlamış ve mürteci bir takım gazeteler ortaya çıkmıştı. Bunlar yazılarıyla halkı tahrik ediyorlar ve İttihad ve Terakki’ye karşı kışkırtıyorlardı. Ülkede siyasi ortam gittikçe karışıyor ve ısınıyordu.
Bu gelişmeler neticesinde, Osmanlı tarihine “31 Mart Vakası” olarak geçen ve İstanbul’da 13 Nisan 1909’da gerçekleşen mürteci bir isyan başladı. Bu olay tamamen aydınlatılamamış olup, isyanın kimler tarafından organize edildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre isyan, II. Abdülhamid’i tamamen devirip iktidarı ele geçirmek isteyen İttihad ve Terakki tarafından çıkarılmıştır. Diğer bir görüş ise isyanın İttihadçılar’ı düşürmek isteyen muhalifler tarafından organize edildiği merkezindedir. Ancak başta Talat Paşa ve Ahmet Rıza Bey’in de söyledikleri gibi bu isyanda II. Abdülhamid’in en küçük bir müdahalesi olmadığı gibi, isyandan haberi bile olmamıştır. Hatta o sırada İttihad ve Terakki’nin tarihçisi durumunda olan Ahmed Refik Bey (Altınay) bile aynı fikirdedir ve padişahın isyanla ilgisi olduğunu söyleyememiştir. Ama işin en ilginç yanı Sultan II. Abdülhamid’in 31 Mart Vakası’nı çıkarttığı iddia edilerek tahttan indirilmesidir.
Bu isyandan tam olarak 14 gün sonra, 27 Nisan 1909’da Sultan II. Abdülhamid Han tahttan indirildi. Padişahın tahttan indirilmesinin en önemli sebebi olarak 31 Mart Vakası’nı çıkardığı zikredilmiştir ki bunun uzaktan yakından gerçekle ilgisi olmadığı bugün kesinlikle bilinmektedir. Diğer nedenler arasında padişahın din kitaplarını yaktırdığı ve bundan dolayı halifelik sıfatının düşmesi gerektiği, israf yaptığı ve devletin parasını lüzumsuz harcadığı, zalim olduğu ve çok kan döktüğü sayılmıştır. Bunların hepsi tamamen yalandır ve İttihadçılar başta olmak üzere bu sebeplerin yalan olduğunu herkes bilmektedir. Bundan dolayıdır ki fetva emini Hacı Nuri Efendi, hal (tahttan indirme) nedenlerinin hiçbirinin sahih sayılamayacağını söylemiş ve hal fetvasını imzalamamıştır. Bunun üzerine fetva bir yobaza imzalatılmak suretiyle padişahı tahttan indirmek için gerekli fetva alınabilmiştir. Mecliste de mebuslar ve senatörler arasında tahttan indirme konusunda kararsız olanlar çoktu. Fakat Talat Paşa onları tehdit ederek hal kararını meclisten çıkarmıştır. Bazı kimseler padişaha tahttan feragat etmesinin teklif edilmesini istemişlerse de İttihadçılar buna izin vermemişlerdir.
Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirildiğini tebliğ etme tarzı Osmanlı tarihinde bir padişaha yapılan en acı hakaretlerden biridir. Hali (tahttan indirme) tebliğe memur edilen, milletvekili ve senatörlerden oluşan dört kişilik heyette bir tane bile Türk yoktur. Heyet şu şahıslardan mürekkebti: Yahudi Emanuel Karaso –ki bir İtalyan casusu olup sonradan İtalya’ya kaçmış bir vatan hainidir- , Ermeni Aram Efendi, Arnavut jandarma paşası Esad Toptani Paşa ve senatör bahriye feriki Gürcü Arif Hikmet Paşa. Karaso dışındaki diğer üç şahıs ta sonraki yıllarda devlete çok büyük zarar vermişler, Esad Toptani Paşa Arnavut özgürlük hareketini başlatmış ve pek çok Türk’ü katletmiştir. Aram Efendi ise II. Abdülhamid’den güya Ermeniler’in intikamını almak için heyete sokulmuştur. Sultan II. Abdülhamid’e tahttan indirilmesinin bu şekilde tebliğ edilmesinin hata olduğunu sonradan İttihadçılar da anlamışlar ve bu durumu “affolunmaz bir hata” olarak dile getirmişlerdir.
II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra bütün mal varlığına el konulmuş ve Selanik’e, devlet malı olan Alatini Köşkü’ne sürgüne gönderilmiştir. Burada sıkıntılarla dolu 3 yıl geçirmiş ve bu süre zarfında çok sıkı bir muhafaza altında tutulmuş, gazete okumasına dahi müsaade edilmemiştir. Padişahın Alatini Köşkü’nde muhafazasından sorumlu kıtanın başında ise genç İttihadçı subay kurmay binbaşı Fethi Bey (başbakan Fethi Okyar) bulunuyordu.
Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi Osmanlı Devleti için gerçek ve çok acı bir dönüm noktası olmuş, esasen Osmanlı Devleti hukuken olmasa bile fiilen sona ermiştir. Sultanın tahttan indirilmesinden sonra kardeşi V. Mehmed Reşad padişah olmuşsa da ülke idaresi tamamıyla İttihad ve Terakki’nin eline geçmiş ve bu partinin son derece yanlış politikaları neticesinde 1912’de Balkan Savaşı başlamış ve bu savaş sonunda elde kalan son Rumeli toprakları da elimizden çıkmıştır. 1914’te I. Dünya Savaşı’na hiçbir sebep yokken girilmiş ve kaybedilmiş, sonuç olarak Osmanlı Devleti tarihe karışmıştır. Bütün tarafsız Türk ve Batılı tarihçilere göre Sultan II. Abdülhamid Han, son gerçek hükümdardır ve yeri halefleri tarafından doldurulamamıştır.



Myspace
Facebook